top of page

İyi Kız Oldum, Evlendim, Boşandım: Şimdi Bu Hayat Kimin?

Feyza Kaya
18 Ağu
6 dakikada okunur

Aşağıdaki metin, Reddit’te anonim olarak yayımlanmış kişisel bir anlatının tam Türkçe çevirisidir. Yazarın ‘gizli narsist’ ifadesi kendi ilişki deneyimine verdiği addır; buradan klinik bir tanı çıkarmıyoruz. Çevirinin ardından metnin asıl tartışmasını, evlilikten çok ertelenmiş kimlik ve özerklik üzerinden ele alıyoruz.


“Peki şimdi ne olacak?”: Türkçe çeviri


Ben de o dansı yaptım. Anne babama itaat ettim. Bütün öğretilere uydum. Başörtümü taktım. Erkeklerle konuşmadım. Her cami etkinliğine gittim, gönüllü oldum, hayır işleri yaptım. Okudum, işimi buldum... Bütün bunlar zaman geçirmek gibi geliyordu. ‘İyi kız’ olarak kalmanın, odaklanmanın, dikkatinin dağılmamasının bir yoluydu. Ta ki Allah seni sözde asıl nihai hedefle ödüllendirene kadar: evlilik. Ve bunu da yaptım. Evlendim. Sonra boşandım. Bir yılımı, benim gizli narsist olarak tanımladığım biriyle geçirdim. Neyse ki çocuğumuz olmadan kurtuldum. Fakat şimdi yeniden çocukluk odamdayım; anne babamın çatısı altında, yalnızca eski anılarımda göreceğimi sandığım aynı duvarlarla çevriliyim. Yapmam gereken her şeyi yaptım. Bütün kutuları işaretledim. Bütün kurallara uydum. Ama şimdi buradayım; haritası ve görev zinciri olmayan bir oyunda birinci seviyeye sıfırlanmış gibi hissediyorum. Önümde bir yol göremiyorum. Şimdi ne olacak? Uğruna koşmam öğretilen ‘nihai hedef’ ortadan kaybolduğunda ne yapacağım? Hayat durmuş gibi. Herkes sabretmeni, Allah’ın planına güvenmeni, ‘doğru kişiyi’ beklemeni söylüyor. Fakat beklemenin yeniden bütün hayatım olmasını istemiyorum. Bu arada kalmışlığın içinde sıkışmak istemiyorum. Aile kurmak hikâyenin sonu olacak idiyse, şimdi olay örgüsü ne? Bilmiyorum. Yalnızca bunu sesli söylemeye ihtiyacım vardı. Belki aynı duyguyu yaşayan biri vardır.

Birinci ekleme


Bu başlıkta çok fazla yanlış yorum görüyorum. Sanırım ne söylemeye çalıştığımı yalnızca buna benzer bir şey yaşamış insanlar gerçekten anlıyor. Evliliğe tutunmuyorum ve ortalıkta ‘bir sonraki kocayı’ aramıyorum. Hayatın hayal ettiğim gibi ilerlemediğini biliyorum ve bununla barıştım. Evliliği bir kaidenin üzerine yerleştiren bir kültürde büyüdüm. O görüntü sonunda çatlayıp ayağımın altından çekildiğinde, hiç beklemediğim bir şekilde canım yandı. Bu, eskiden sahip olduğum şeye özlem duymakla ilgili değil. Anne babamın ve kültürümün bana ‘doğru yol’ diye gösterdiği şeyi safça izleyen eski hâlim için yas tutuyorum. Bu paylaşımı, aynı şeyleri yaşamış insanlarla üzüntümü paylaşmak ve bağ kurmak için yazdım. Genel geçer tavsiyelere ya da dindarlığımın samimi olmadığı yönündeki suçlamalara ihtiyacım yok.

İkinci ekleme


Pek çok insan hâlâ bunun evlilikle ilgili olduğunu düşünüyor. Değil. Evlilik konusunda hiçbir zaman gerçeklikten kopuk değildim ve hayatımı hiçbir zaman erkeklerin etrafında kurmadım. Hayatımın geldiği nokta yüzünden Allah’a öfkelenmiyorum. İyi olduğum için iyi şeyleri hak ettiğimi düşündüğüm de yok. Aslında yasını tuttuğum şey, hiçbir zaman dönüşme fırsatı bulamadığım benlik. Kendi hikâyemi yazmak yerine bana verilen senaryoyu izleyerek geçirdiğim yılların yasını tutuyorum. Kimlik, sınırlar, arzu ve özerklik hakkında şimdi 27 yaşında öğrendiğim şeyleri, eğer kendimi kendi başına bir insan olarak görmeme izin verilseydi 17 yaşında öğrenebilirdim. Biri bana yalnızca anne babamın ya da kültürümün bir uzantısı olmadığımı söylemiş olsaydı... Bu, bir koca ya da mutlu bir evlilik istemekle ilgili değil. Boşandığım için kendimi başarısız da görmüyorum. Mesele, hayatımın ne kadar büyük bir kısmının gerçekten bana ait olmadığını fark etmenin acısı. Seçmeye hakkım olduğunu bile bilmediğim yollar için tuttuğum bir yas.

Bu yazı evlilik hakkında değil. Hayatın bekleme odasına çevrilmesi hakkında.


Metni okuyanların bir kısmı hemen aynı yere koşmuş: ‘Demek ki evliliği fazla önemsemişsin.’ Oysa kadın iki kez düzeltiyor. Koca aramıyor. Boşandığı için kendini başarısız saymıyor. Allah’a, ‘Ben iyi oldum, sen bana borçlusun’ demiyor. Bunların hiçbirini söylemediği hâlde ona verilen cevapların ısrarla evlilik etrafında dönmesi, tam da şikâyet ettiği kültürel körlüğü yeniden üretiyor.


Bu metnin meselesi bir evliliğin bitmesi değil. Bir hayatın, gerçek hayat başlamadan önceki hazırlık dönemi gibi yaşanmış olması. Okul oku ama kendin olmak için değil, iyi bir eş adayı olmak için. Çalış ama hayat kurmak için değil, beklerken oyalanmak için. Başını ört, hizmet et, dikkatini dağıtma, arzularını ertele. Bütün yollar görünmez biçimde aynı istasyona çıkıyor: evlilik. İstasyon kapanınca insan yalnızca eşini değil, yön duygusunu da kaybediyor.


“İyi kız sözleşmesi” diye bir şey vardı. Ama kimse altına imza atmamıştı.


Sözleşmenin vaadi kabaca şuydu: Kurallara uyarsan korunursun. Aileni üzmezsen doğru yoldan sapmazsın. Erkeklerden uzak durur, dindar olur, okulunu bitirir ve sabredersen sonunda düzgün bir evlilikle ödüllendirilirsin. Bu vaat açıkça söylenmese bile hayatın düzenleniş biçimine yerleşebilir.


Sorun şu: Hayat ahlaki bir sadakat kartı gibi çalışmıyor. Bütün kutuları işaretlemek, kötü bir eşle karşılaşmama garantisi vermiyor. İyi niyet, karakter filtresidir ama kader sigortası değildir. Kadının yaşadığı sarsıntı da ‘Ben iyiydim, neden ödülümü alamadım?’ kadar yüzeysel değil. Daha acı olan şu: Ödül diye gösterilen şeye hazırlanırken kendi hayatının yazarı olmayı ertelemiş.


Burada tartışılması gereken, dindarlığının sahici olup olmadığı değil. İnsan Allah için yaptığı bir ibadetin etrafına ailesinin, cemaatin ve kültürün başka vaatler sarmış olduğunu yıllar sonra fark edebilir. İnanç gerçek olabilir; ona yüklenen toplumsal senaryo da aynı anda problemli olabilir. Bu ikisini ayırmak dinden çıkmak değil, kültürel pazarlığı teşhis etmektir.


Sorun başörtüsü, hayır işi ya da aile değil. Sorun, hepsinin tek bir sona bağlanması.


Metni ‘Pişmansan demek ki bunları Allah için yapmamışsın’ diye okumak kolay, hatta biraz acımasız. Çünkü böyle bir yorum bütün sorumluluğu genç kıza geri verir. Ona yıllarca hangi hayat tasavvurunun sunulduğunu, hangi seçeneklerin görünmez kılındığını ve itaatin neden kişilik gelişiminin önüne geçirildiğini sormaktan kurtuluruz.


Bir davranış hem inançtan hem sevgiden hem korkudan hem aidiyet ihtiyacından beslenebilir. İnsan motivasyonu tek renk değildir. On yedi yaşındaki bir kızın ailesinin onayını, Allah’ın rızasını ve güvenli bir geleceği aynı paketin içinde algılaması şaşırtıcı değildir. Yıllar sonra paketi açıp içindekilerin birbirinden farklı olduğunu görmek, geçmişteki bütün samimiyeti hükümsüz kılmaz.


Boşanmak onu birinci seviyeye döndürmedi. Yalnızca dekor eski.


Çocukluk odasına dönmek sembolik olarak zalimdir. Aynı duvarlar, aynı çatı, belki aynı aile rolleri... Beden 27 yaşındadır ama mekân insana ‘hiçbir yere gitmedin’ der. Bu yüzden kadın kendisini oyunun başına sıfırlanmış gibi hissediyor.


Fakat sıfırlanmadı. Artık o odada yaşayan kişi, ilk kez evden çıkmayı bekleyen genç kız değil. Bir evlilik gördü, manipülasyon yaşadı, çıktı, sınır koydu ve kendi güvenliğini seçti. Dekor geçmişe ait olabilir; bilinci değil. Geri dönmek her zaman gerilemek değildir. Bazen eski mekâna, artık eski kişi olmadığını fark etmek için dönersin.


Yas tuttuğu kişi eski kocası değil. Hiç yaşayamadığı kendisi.


İkinci ekleme metnin kilidini açıyor: ‘Yasını tuttuğum şey, hiçbir zaman dönüşemediğim benlik.’ Bu, boşanma yasından farklı bir yas. Kaybedilmiş bir insanın değil, gerçekleşmemiş ihtimallerin yası. On yedi yaşında sınır koymayı öğrenebilecek kızın; ne istediğini deneyerek keşfedebilecek genç kadının; ailesinin uzantısı olmadan da ahlaklı ve inançlı olabileceğini görebilecek kişinin yası.


Gerçekleşmemiş hayatların somut mezarı yoktur. Bu yüzden çevre onları kolayca küçümser. ‘Daha 27 yaşındasın’, ‘Önünde uzun yıllar var’, ‘Doğru kişi çıkar’ denir. Bunların hiçbiri kaybedilen yılları geri getirmez; üstelik kadını yeniden gelecekteki bir erkeği beklemeye davet eder. Oysa o tam olarak beklemekten yorulduğunu söylüyor.


Burada küçük ama önemli bir itiraz gerekli: On yedi yaşında herkes kendini bütünüyle tanımaz; sınırsız özerklik de tek başına olgunluk üretmez. Ailelerin koruma sorumluluğu vardır. Fakat korumak ile bir gencin kendi arzusunu, sınırını ve karar kasını geliştirmesini ertelemek aynı şey değildir. Özerklik, aileden veya imandan kopmak değil; kendi hayatının ahlaki sorumluluğunu taşıyabilecek bir özne olmaktır.


Evlilik neden bir “son” olarak anlatıldığında zarar verir?


Çünkü sonlar, sonrasını düşünmeyi gereksiz kılar. Kız çocuklarına evlilik bir varış noktası gibi anlatıldığında meslek, dostluk, üretim, beden, merak, şehir, para ve inanç kendi başına hayatın parçaları olmaktan çıkar; evlenene kadar tutulacak meşguliyetlere dönüşür. Kadın evlenirse hikâye biter. Boşanırsa sistemin yazmadığı bir bölüme düşer.


Oysa evlilik bir final değil, hayatın olası ilişkilerinden biridir. Çok önemli olabilir, aileye dönüşebilir, insanı derinden değiştirebilir. Ama bir insanın bütün anlatısının anlamını tek başına taşıyamaz. Taşımaya zorlandığında evlilik de ezilir; kadın da.


Evlilik başladıktan sonra görünür hâle gelen kontrol ve kişilik örüntüleri üzerine Hayallerimin Erkeğiyle Evlendim, Dört Ay Sonra Her Şey Değişti başlıklı yazı da bu tartışmanın başka bir yüzünü anlatıyor.


Peki şimdi olay örgüsü ne?


Belki ilk kez önceden yazılmamış bir olay örgüsü var. Bu yüzden özgürlük hemen ferahlatıcı gelmeyebilir; haritasızlık önce boşluk gibi hissedilir. Yıllarca doğru seçeneklerin başkaları tarafından işaretlendiği bir hayattan sonra ‘Ne istiyorum?’ sorusu ilham verici değil, ürkütücü olabilir.


Yeni hikâyenin ille de büyük bir hedefe ihtiyacı yok. Hemen başka bir ev, başka bir şehir, büyük bir kariyer hamlesi veya yeni bir ilişki gerekmiyor. Asıl değişim, hayatın artık beklerken yapılan şeylerden değil, bizzat hayat sayılan seçimlerden oluşmasıdır. Bir dostluk, bir eğitim, kendi parasıyla verdiği bir karar, kapısını kapatabildiği bir oda, istemediği bir şeye söylediği hayır... Bunlar ara sahne değil.


Belki metnin sorduğu ‘Şimdi ne yapacağım?’ sorusuna hazır bir cevap vermemek gerekir. Çünkü hazır cevaplar onu buraya getiren şeyin bir parçasıydı. Önce ailesi ve kültürü senaryoyu verdi; şimdi internetin başka bir senaryo vermesine ihtiyacı yok. İhtiyacı olan şey, cevabı oluşturma hakkının gerçekten kendisine ait olduğunu hissetmek.


Bu bir inanç krizi olmak zorunda değil. Bir yazarlık krizi.


Sabır, hayatı askıya almak değildir. Tevekkül, iradeyi başkasına teslim etmek değildir. Allah’ın planına güvenmek ile kendi hayatının öznesi olmak birbirinin karşıtı değildir. Fakat kültür bazen özellikle kadınlara pasifliği maneviyat, beklemeyi erdem ve seçimsizliği teslimiyet diye sunabilir. Bu kavramları birbirinden ayırmak gerekir.


Kadın Allah’a meydan okumuyor. ‘Bana neden iyi bir koca vermedin?’ de demiyor. ‘Kendi hayatımı kurabileceğimi neden daha önce bilmiyordum?’ diye soruyor. Bu soru nankörlük değil. Geç kalmış bir uyanışın acısı.


Sonuç: Hikâye bitmedi, ilk kez ona ait olabilir


Evlilik sona erdiğinde hayatının amacı kaybolmadı. Kaybolan şey, başkalarının ona amaç diye verdiği senaryoydu. Bu yüzden boşluk bu kadar büyük. Fakat boşluk yalnızca yıkım değildir; daha önce hiçbir seçeneğin bulunmadığı yerde açılmış bir alan da olabilir.


Çocukluk odasının duvarları ona geçmişi hatırlatıyor olabilir. Masadaki boş sayfa ise başka bir şey söylüyor: Hikâye sıfırlanmadı. Yazar değişti.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page